1990 yılında, fizikçi Max Planck, arkadaşı ve meslektaşı olan Heinrich Ruben’e posta ile gönderdiği bir kartpostalın üzerine bir matematik formülü yazdı. Bu kartpostalda, Max Planck tüm dünyaya hem dalga hem de parçacık gibi davranabilen ve kuanta diye bilinen minicik, birbirinden ayrı enerji paketlerini tanıttı. Bu formül bize gerçekliğin süreksiz ve ta derinden paradoksal yani olağan deneysel bilimin sebep sonuç kurallarını takip etmeyen bir gerçeklik olduğunu söyleyen garip, yeni bir bilim olan kuantum fiziğinin temeli haline geldi. Teorik fizikçi Amit Goswami, Planck’ın kartpostalından bu yana geçen yüzyılı analiz ederek, kuantum dünyasındaki gerçekliğin şu garip tabiatını özetledi:
1-Bir kuantum nesnesi (örneğin bir elektron) aynı zamanda birden fazla yerde bulunabilir.
2-Biz onu bir parçacık olarak gözlemleyinceye dek, bir kuantum nesnesinin olağan zaman-mekan gerçekliğinde tezahür ettiği söylenemez.
3-Bir kuantum nesnesi burada var olmayı keser ve eşzamanlı olarak varoluşun başka bir yerinde görünür; onun arada uzanan mekandan geçip gittiğini söyleyemeyiz (bu kuantum sıçramasıdır).
4-Gözlemimizin sebep olduğu bir kuantum nesnesinin tezahürü, eşzamanlı olarak onun karşılıklı ilişkide olduğu ikiz nesneyi de etkiler; bunların birbirinden ne kadar uzak oldukları hiç önemli değildir (uzaktan kuantum etkisi, yerel olmayış).
Kuantum fiziğinde elde edilen ilkelerin uygulamalarının lazerler, transistörler ve tomografi taramaları gibi yüksek teknolojilerin ortaya çıkmasına yol açtığını biliyor olabiliriz ama günlük hayatlarımızın kuantum olgusu halindeki olaylarını düşünmede zorluklar yaşarız. Örneğin, park etmiş arabamıza geri döndüğümüzde, onu gözlemlemediğimiz halde bile o hep orada mevcut olmuş gibidir, ayrıca sadece tek bir yerdedir. Bakkala gittiğimizde bir salatalık, ürün departmanından soğuk içecekler bölümüne kuantum sıçraması yapmaz veya kıvırcık salata brokoliye yerel olmayan etki uygulamaz. Köprüleri, gökdelenleri veya evleri inşa eden mühendisler kuantum fiziğinin açıklanamaz ilkelerinin işe yaramaz olduğunu görürlerdi. Doktorlar ve diğer şifacılar da hastalar ve yaralılarla uğraşırken durum aynen böyleymiş gibi görünmektedir.
Ama bazılarımız, ki aralarında tıp doktorları da var, kuantum fiziğinin ilkelerinin tüm şifa verme süreçlerinin asli bir bileşeni olduğuna inanmaktadır. Modern tıp bilimsel olduğunu iddia etmesine rağmen onun 17. Yy’a dayanan Newtoncu sebep ve sonuca, mekanik fiziğe ve Kartezyen zihin-beden ayrımına bağlı deneyci bir bilimle birlikte iş gördüğünü belirtelim. Hem tıbbi bakımın çağdaş standartları hem de kültürümüzün kanunları bir hastalığın tedavisi ister geleneksel ister alternatif, ister tamamlayıcı, ister ruhsal kaynaklı olsun pozitivist ruha sahip klasik bilimden şunu talep etmektedir: İstatistiksel klinik çalışmalarından elde edilen kesin delillerle bu tedavi tarzının etkili olduğunun ya da olmadığının kanıtlanması. Ancak, 20. Yüzyılın çok etkili kuantum keşifleri, tıbbi şifa sanatı uygulamalarına henüz dahil edilmemiştir. Neyse ki bilinçte bir değişimi, kuantum olgusunu zihin ve beden şifasına dahil edecek türden bir düşünce modeli değişikliğini planlayanlarımız var.
“Reinventing Medicine (Tıbbı Yeniden İcat Etmek)” adlı kitabın yazarı olan tıp doktoru Larry Dossey, şifa tarihindeki üç çağdan bahseder. I. Çağ geleneksel, nedensel, istatistiksel, gerekirci yaklaşımla 17. Yy’dan beri modern şifa yöntemlerine uygulanan deneysel bilim olarak anlatılmaktadır. II. Çağ, zihin-beden olgusunun bu sürece dahil edilişini içerir. Örneğin psikosomatik ve çeşitli alternatif tıp teknikleri gibi. Bu çağ, zihnin bireysel insan varlıkları içinde nedensel şifa güçlerine sahip olduğunu önerir. Bununla birlikte, bilim insanları bu II. Çağ Zihin-Beden olgusunun yararını ilk olarak onları psikosomatik ve plasebo etkisi diye etiketleyip sonra onları aynen I. Çağ tıbbında olduğu gibi nedensel, gerekirci ve istatistiksel kanıtlara maruz bırakarak ölçmektedirler. Bilim insanları zihin-beden şifasını beden fizyolojisi yoluyla psiko-nöro immunoloji gibi nedensel zincirler ve kan akışı yoluyla bedende dolaşan diğer proteinler yoluyla açıklamaya çalışıyorlar. Ardından psikosomatik şifa tekniklerini standart, çifte kör, istatiksel klinik testlere tabi tutuyorlar. Yani zihin-beden olgusundan haberdar olmaları hasta bakımından bir ilerleme olmasına rağmen bu durum ne onların bilincinde ne de düşünce modellerinde hakiki bir değişim meydana getirmiyor.
III. Çağ tıbbı ise kuantum fiziğinin garip süreksizliklerini şifa metotları içine dahil etme çabasındadır. III. Çağ tıbbını öneren kişiler, şifanın birbirinden uzak bireyler arasında, mesela dua etme yoluyla meydana gelebileceği teorisini destekleyecek bir mantıkla kuantum parçacıklarının uzaktan etkide bulunma özelliği üzerine odaklanırlar. Bu öneriye göre bir bireyin anlayış dolu niyeti uzakta olan ve kendisi için dua edileceğinden habersiz ve hasta olan başka bir bireyi bir tür kozmik bilinç veya bir çeşit ışıktan daha hızlı olan enerji yoluyla faaliyet gösteren dua sayesinde iyileştirebilecektir.
Kuantum şifası veya III. Çağ tıbbından bahsedenler onun etkili olduğunu nasıl kanıtlayacaktır? Elbette ki bunu, kuantum alemine yönelik bir bilinç veya düşünce modeli değişimi yoluyla yapmayacaklardır. Bunun yerine, kuantanın garip tabiatını I. Çağ tıbbının nedensel, gerekirci, mekanik bilimine indirgemeye çabalarlar ve bu aslında görünüşte nedensel olmayan olguların üzerine sebep-sonuç dayatma gayretidir. Bu insanlar hastanelerde ve kliniklerde bu hipotezi kanıtlayıcı bir yöntem olarak kontrollü, çifte kör, istatistiksel klinik çalışmalar yürütmektedirler.
Sıra dışı şifa olgusu için istatistiksel, deneysel ve bilimsel kanıt arama faaliyeti, dua çalışmasının çok ötesine geçer. Ruhsal niyetin ve diğer alternatif yöntemlerin şifa üzerindeki etkisini kanıtlamaya çalışırken şimdiye dek yüzlerce bilimsel çalışma yapılmıştır.
Bunlar arasında cam tabaklarda büyüyen bakteriler üzerinde Qi Gong etkisinin ölçülmesinden tutun da, kalp bakım ünitelerindeki, ameliyat koğuşlarındaki, AIDS koğuşlarındaki ve kısırlık kliniklerindeki hastaların fiziksel sonuçlarını inceleyen geniş klinik çalışmalar vardır. Bu çalışmaların hepsi de uygun biçimde tasarlanmış ve kontrol edilmiş değildir ama böyle yapılanmış olan araştırmaların yarısı istatistik açıdan önemli sonuçlar göstermektedir. Artışla ilgili sonuçlar, bu mütevazi sonuçların yaklaşık sadece yirmide bir ihtimalle şansa bağlı olduğunu gösteren kriterlere göre istatistik açıdan önemli farz edilmişlerdir.
Böyle çalışmalar klinik araştırmacıların çoğu tarafından sadece bir başlangıç olarak düşünülmesine rağmen, sonuçlar daha fazla araştırma yapılması için yeterince umut vaat etmektedir. Taraftarlarımız ek ölçümlere, yeni değişkenlere, yenilikçi modellere, geniş ölçekte rastgele dağılmış çalışmalara, daha doğru objektif ölçümlere, derinlemesine çalışmalara ve daha titiz bir bilime ihtiyacımız olduğunu söylüyorlar. Böyle faaliyetler sayesinde kavramsal çatıyı daha belirgin şekilde tanımlayabileceğimiz, diğer bilimsel araştırmacılarla iletişim kurabileceğimiz ve artan objektif verilerimizden dolayı güçleneceğimiz düşünülmektedir.
Alternatif Tıp Mı, Alternatif Yöntem Mi?
Bir komisyon oluşturuldu, artık Amerika Birleşik Devletleri’nin politikası, Ulusal Sağlık Enstitüsü’nin Ulusal Tamamlayıcı ve Alternatif Tıp merkezi aracılığıyla tıp dünyası ile ortaklaşa çalışarak alternatif ve tamamlayıcı tıbbı, standart bilimsel araştırmaya tabi tutmaktadır. Çalışmanın hedefi, geleneksel olmayan şifa uygulamalarını kanıtlara dayandırılmış hale getirmektir. Ulusal Sağlık Enstitüsü ve kar amacı gütmeyen birçok özel kuruluş, sıra dışı, ruhsal, alternatif, tamamlayıcı ve bazen ezoterik şifa yöntemlerinin işe yarayıp yaramadığını kanıtlamak veya çürütmek için yüz milyonlarca dolar harcıyorlar. Hem geleneksel ve hem de alternatif araştırmacılar, kendi araştırmalarını devam ettirmek için bu fonlardan yararlanma yarışındalar.
Geçenlerde, JAMA’nın (Amerikan Tıp Birliği Dergisi) alternatif tıbba adanmış bir makalesinde, doktor olan yazarlar şöyle açıklamışlardır:
“Alternatif tıp diye bir şey yoktur. Sadece kanıt temelli ve titiz verilerle desteklenmiş, bilimsel olarak kanıtlanmış tıp veya bilimsel delil eksikliği olan kanıtlanmamış tıp vardır”. Öyle görünüyor ki hedef en sonunda tüm ruhsal ve alternatif şifa yöntemlerinin geleneksel tıp bilgeliğimizin şu standart, doğrusal, bilimsel ölçümleri altında sınıflandırılması olacaktır. Birçok araştırmacı şimdilerde bu görevle meşguldür.
Bu eğilimlerin kıymeti ve cazibesi bir yana, yine de şunu belirtmek gerekiyor ki, bu bilimsel faaliyetlerin hiçbiri hakiki bir bilinç veya düşünce modeli değişikliği hedeflememektedir. Bu yöntem kuantanın garip süreksizliklerini katı istatistiksel verilere indirgemeye gayret eden I. Çağ tıbbının deneysel, bilimsel metoduyla aynıdır.
Elbette, hiç kimse bilimsel biyo-tıbbi araştırmalara son vermeyi önermemektedir. Bu tarz araştırmalar, tıp açısından mucizevi ilerlemeler ortaya çıkarmıştır ve muhtemelen çıkarmaya devam edecektir. Bununla birlikte, sorulması gereken şudur: bu yeterli mi? Kuantum şifasını işler hale getirmeye başlamamızın zaman-mekan süreksizliklerinin fikirlerini, kuantum sıçramalarını, bilimimizin mekansız tesirlerini yönteme olduğu kadar teorilere de dahil etmemizin zamanı mıdır? Şifa sanatlarında hakiki bir bilinç ve düşünce modeli değişiminin zamanı mıdır?
Mevcut olanları sayarak işe başlayabiliriz. Bir gözlemin, bir dalgayı parçacık halinde çökertmesinin, kuantum teorisinin insan hedefleriyle, arzularıyla veya bedenin hücreleriyle bir ilişkisinin olup olmadığını merak etmeye başlayabiliriz. İkiz kuantum parçacıklarının uzaktan eşzamanlı etkileşiminin bu tür bir sıradan sebep-sonucu işaret etmediğini bile anlayabiliriz. Fizikçilerin bir kuantum parçacığının kendi çevresindeki dönüşündeki değişimin, uzaktaki bir ikiz parçacığın dönüşünde ani, eşzamanlı paralel bir değişime sebep olduğunu gözlemlediklerine ve böyle bir olayın bilinen enerji ve iş kavramları bakımından bitişik, nedensel bir zincirin sonu olamayacağı fikrine vardıklarına dikkat edebiliriz. Demek ki bazı fizikçiler, yerel veya ardışık olmayan, bir çeşit ışıktan hızlı enerjiyi içeren bir nedensellik öneriyorlar. Ama fizikçiler, “”bir kuantum parçacığı karşılıklı ilişkili ikiz bir parçacığı etkiliyor” derken onların doğru kelimeyi kullanıp kullanmadıklarını merak edebiliriz. Daha ziyade, bu ayrı kuantum parçacıklarının koşut dönüş değişikliklerinin pek gizemli bir şekilde aynı anda oldukları sonucuna varabiliriz. Kuantum gerçekliğinin garip tabiatı budur işte.
Daha da ileri giderek, bir kişiye uzaktan dua etmenin yerel olmayışı gibi, kuantum tabiatına uyan bir uyan bir şifaya sebep olup olamayacağını merak etmeye başlayabiliriz. Mekana bağlı olmayan kuantum olgularda, yakındaki bir parçacık üzerinde bir faaliyet gözlemleriz ve onunla karşılıklı ilişkili ama uzaktaki ikiz parçacıkta buna koşut, eşzamanlı bir değişim dikkatimizi çeker. Bu durumun bir tıp kliniğindeki dengi şöyle olurdu: biz buradaki yoğun bakım ünitesindeki bir hastanın iyileştiğini gözlemlerdik ve sonra, onun ikizi olan başka bir başka hastanın başka bir yoğun bakım ünitesinde aynı anda iyileştiği dikkatimizi çekerdi. Bunun yerine, uzaktan şifada anlayış dolu niyetin etkilerini araştıran şimdiki modellerde ilk adımı bırakır ve yalnızca uzaktaki bir yoğun bakım ünitesindeki kişi için dua ederiz. Böyle dualar sağlık üzerinde etkili olmalarına rağmen bu model teori ve hipotezlerimizle uyumlu olmayabilir.
Bu şekilde düşünmeye başladığımızda, bilinçte hakiki bir kuantum değişikliği içine gireriz. Şimdiki araştırma ne kadar övgüye değer olsa da, doğrusal olmayan kuantum sorularını,doğrusal, insan yapımı sorulara sebep-sonuç cevapları arayarak kanıtlayamayacağımızı düşünmeye başlarız. Olağan araştırmamıza ek olarak, kuantanın ta kendisinin paradoksal gizemine dalıp dalmamamız gerektiğini merak etmeye başlarız. Sadece bilimsel kanıttan ziyade, anlayış ve aydınlanma aramaya bile başlayabiliriz.
Ruh ve Madde; Temmuz 2004; Sayı: 534
Virginia Woolf’un sözleri üzerinde düşünmek için biraz duralım:
“Hastalık ne kadar yaygın bir durumdur, meydana getirdiği ruhsal değişim ne kadar heybetlidir. Keşfedilmemiş ülkelerin ancak sağlığın ışıkları söndüğünde açığa çıkması ne kadar şaşırtıcıdır. Küçük bir nezle ruhsal çorak toprakları ve çölleri nasıl görünür hale getirir, azıcık ateşlenmek parlak çiçeklerin serpiştirildiği uçurumları ve çimenlikleri nasıl açığa vurur. Hastalıkla birlikte içimizde kök salmış kadim ve inatçı meşeler nasıl yerinden sökülüverir, ölüm çukurundan aşağı giderken tepemizin üzerine kapanan yok oluş sularını hisseder de kendimizi meleklerin huzurunda bulacağımızı düşünürken nasıl da uyanırız”.
İnsanların sübjektif deneyiminde, zihin-beden tıbbının ruh-beden tıbbı haline gelmekte olduğunu fark etmekteyiz. Ruh-beden tıbbı doğrusal, gerekirci bilim dilinde konuşmaz. Ruh-beden tıbbı imgelerle ve şiirle konuşur; kendisini sık sık mecazla ifade eder ve sezgiyle algılanır. Bu bağlamda, aslında zihin-beden şifasını açıklama yolu olan şimdiki mekanikçi “psikosomatik tıp” ve “plasebo etkisi” gibi kavramlarımızın doğrusal bilimi, ruh-beden şifasının kuantum tabiatına dayatmanın bir başka yolu olduğu dikkatimizi çeker.
Paradoksal olarak dayatılan bu bilim kendi tabiatı gereği, ruh-beden şifasının doğrusal olmayan, sübjektif, bütünsel, açık uçlu ve yerel olmayan kuantum sıçrayışlarının ruhsal yollarını ölçemez.
Şifa, bir insanın bedeninde ve ruhunda meydana gelir. böylece, bir diğer 20. Yüzyıl gelişmesi olan derinlik psikolojisini dikkate alırsak, ruh-beden şifasının insan psişesinin bilinçdışı bir işleviyle meydana geldiğini fark ederiz. Bu oluş bilişsel, sorun çözme tartışmalarıyla değil de akıl dışı, hayali ve aynı anda birden fazla yerde olabilen kuantum parçacıkları gibi şiirsel fikirlerle ifade edilmektedir. Gözlemleninceye dek varolmamakta, bir yerde varken aynı anda aracı mekan olmadan başka bir yerde ortaya çıkmakta ve birbirlerini nedensellik dışı, yerel olmayan bir tarzda uzaktan etkileyebilmektedirler. Bu kuantum sıçramaları bir aktarım ve karşılıklı sübjektivite süreci yoluyla bir kişinin diğeriyle kurduğu şifaya yol açan ilişkilerde ifade edilmektedir. Bunlar kişilerarası, bazen uzaktan, şu garip kuantum aleminde işlev gören, ardışık olmayan insan ilişkileridir. Bu, plasebo etkisi denen şeyin şiirsel tabiatıdır. Ve bu, kuantum şifasının garip tabiatıdır.
Kuantayı, eski bilimle ölçmeye gayret etmektense, açık fikirlilikle onun gizemlerine girebilir ve böylece sorgulamamızın, sübjektifliği, kaliteyi, açık uçlu olan bir keşif anlayışını ve ruhu içermesine izin verebiliriz. Ruh-beden şifasının bu şiirsel ve hayali diyarına bir kez girdiğimizde, sadece bilinçte değil, düşünce modelinde de bir kuantum değişimini oluşturabiliriz. Kuantum olgusunu sadece teoriye değil, yöntemimize de dahil etmeye başlayabiliriz. Kuantum şifasını işler hale getirmeye başlayabiliriz.